2 Ocak 2009 Cuma

2---AİLE SECERESİ


1831 yılında  yapılan  Osmanlı Nüfus Defterinden
Hasan, Doğum tarihi bilinmiyor,  tahminen 1699 yılı,
Hasan'ın Oğlu Ahmet 1751 yılı  doğumlu ( lakabı Yazıcı )1831 yılında  80 yaşında,
Ahmet'in oğlu Hüseyin  1799 doğumlu 1831 yılında  32 yaşında,
Hüseyin'in oğlu (bilgi  özel aile şeceresinden) Mehmet (lakabı Yazıcı ) doğum tarihi bilinmiyor,
Türkiye Cumhuriyeti Nüfus Defterinden
Mehmet'in oğlu Hüsnü 1893 doğumlu lakabı Yazıcı'yı 1934 yılında soyadı kanununda
Soy adı olarak alır.
Hüsnü'nün oğlu Süleyman  Yazıcı 1928 İstanbul Doğumlu
Süleyman'ın oğlu Hüsnü Yazıcı 1964 İstanbul Doğumlu



YAZICI SOY ADIN ( LAKABIN ANLAMI GELİŞ SEBEBİ)
yazıcı-katip(memur) demek-osmanlının her döneminde yer yer kullanılmış Türkçe kelimelerden biridir.Osmanlı döneminde eğer aile büyüklerinden memurluk yapan kişiler için hane ismi ve lakap olarakta kullanılmıştır(YAZICI LAKABI OSMANLI- (başbakanlık)- ARŞİVLERİNDE AİLE LAKABIMIZ OLARAK GEÇMEKTE)Yazıcı Umumi bir tabirdir Katip manasına gelir Osmanlılarda daha ziyade tımar topraklarının ve gelirlerinin yazılması işiyle meşgul olanlara verilen isimdir merkezde de nişancının ve defterdarın maiyetinde yazıcılar bulunur
arçar-archive-((ingilizce-almanca-)-arşiv-kayıt-belge--yazılım

MÜBADELE TASFİYE BELGESİ








bahçeköy-1985 yılı babam ve amcamlar-yan resim hüsnü dede






baba tarafı (-hüsnü dede1893 doğumlu)-dedemin babası ve annesi ve dedemin-dedesi- hüseyin yazıcı-1800 yıllar


kudret-1907-yenice vardar doğumlu-annemin babası


fatma- 1912- karacaabad doğumlu anaannem

anne tarafı-dede-(kudret -1907 doğum)-dedenin-babası-(-annesi1886 doğum)-ve-dedesi-babaannesi)(-1800 lü yıllar-yenice vardar)
)
babaannem-hasine yazıcı doğum tarihi 1904-karacaabad
olüm tarihi 1968 yılı-bahçeköy
dedem-hüsnü yazıcı doğum tarihi - gustulüp-(karacaabad)- 1893
ölüm tarihi 1972-bahçeköy-sarıyer



süleyman yazıcı ailesi 1988 yılı-bahçeköy-(babam-annem-kardeşlerim)



tüyap kitap fuarında lozan mübadilleri vakfının sergisinden aile öykümüz ayrıca lozan vakfı tarafından hazırlanan mübadil aile öyküleri kitabında öykümüz yazmaktadır 
SÜLALE OLARAK DAĞILIMLI  ŞECERE' Edirne'den Tahsin Sıragezen tarafından yapılan  tahminen 1965lı yıllarda  aile büyüklerinden aldığı bilgilere göre hazırlanan özel Şecere,   Benim Osmanlı arşivlerinde baba tarafından dedemin şeceresi için  yaptığım çalışma ile uyumlu -1700 --yıllarından Hasan Bey'den gelen Hasan bey ve kardeşi Ümmühan, Hasan beyin soyundan gelen ,hafız süleyman, hafız hasan,  Ahmet kadir , Hüseyin Yazıcı,  Hasan beyin kız kardeşi, Ümmühan'dan Hüseyin hoca,  Hüseyin Yazıcı'dan Altı çocuk Havva,Ahmet, Hasan,Mehmet Yazıcı ,Mustafa,Ümmühan, Mehmet Yazıcı'nın çocukları, Hüsnü Yazıcı, Basri Yazıcı, üçüncü oğlu Rahmetli olan adı okunmuyor, Hüsnü'nün çocukları Babam,Halam,Amcam'lar
.
hüsnü yazıcı-izmir poligon 1984*2 bahriyeli talim öğretmeni ve 1nci tabur  3ncü bölük yazıcısı-askerlik











SELANİK SANCAĞI


KARACAABAD KAZASI

GUSTULÜP KÖYÜNDEN 1924 YILINDA MÜBADELEDE GELEN AİLENİN HİKAYESİ



Osmanlılar döneminde Selanik'te Yazıcı lakaplı Hüseyin Efendinin oğlu İpekçi Yazıcı lakaplı Mehmet Efendi Fustan köyünden Makbule Hanım ile evlenir.Bu evlilikten Hüsnü,Basri ve Hüseyin isimli üç çocukları olur.
Mehmet Efendi'nin erkek kardeşi Molla lakaplı Hasan Efendi ortalığı kasıp kavuran eşkiyalar tarafından öldürülür.Öldürülen Mehmet ile kız kardeşi Havva'nın mezarları Gustulüp köyünde bulunmaktadır.
Mübadele herşeyi değiştirir.Mehmet Efendi'nin eşide 1924 yılında mübadele ile İstanbul'a gelir ve Bahçeköy'e iskan edilerek yaşamını burada sürdürür ve 1937 yılında vefat ederek Bahçeköy mezarlığına defnedilir.
Eşkiyalar tarafından öldürülen Hasan Efendi'nin oğlu Cemal ise İzmir Reisdere köyü Alaçatı'ya iskan edilir.
Yazıcı Mehmet Efendi mübadele olana kadar köyünün en tanınmış adamlarından biri olarak kendisini kabul ettirir.Komşu köylerde de saygınlığı olan sözü sohbeti dinlenen biridir ve köye gelen mülki erkanı karşılama,ağırlama,misafir etme görevlerini severek yerine getirir.Köyün konuksever aile reisi Yazıcı Mehmet Efendi köyünde etrafı taş duvarlarla çevrili,yemiş ağaçlarıyla dolu bahçe içindeki iki katlı evde ikamet eder.Konuklarını da burada ağırlar.Yazıcı Mehmet Efendi'nin çocukları bu evde doğar,mübadeleye kadar burada yaşarlar.Geçimlerini dutçuluktan ve tarlalarında ektikleri değişik ürünleri satarak sağlar.Tarlada çalıştıkları bir günde acı bir sonla karşılaşırlar.Nişanlı olan oğlu Hüseyin kaza ile bacağını orakla keser,üç gün sonrada vefat eder.Diğer oğlu Basri evlidir.Babası ve kardeşleri ile aynı evi paylaşır.Basri Efendi'nin iki çocuğu vardır 1930'lu yıllarda genç yaşta vefat eder.Bir diğer oğlu olan Hüsnü 1893 yılında Karacaabad Gustulüp köyünde doğar,büyür evlenir.Ana-babasından ayrılmaz,birlikte yaşarlar,aynı işi yapar,aynı işte çalışırlar.
Hüsnü Efendi'nin bir kızı vardır.Askerlik görevi için Trablusgarp'a gideceğinden eşinden kızından ayrılacaktır.O günün koşullarına göre hayli de dünyalığı vardır.Birini teslim etmesi gerekir dünyalığını.Çok varlıklı olan kayınpederini en sağlam olarak görür ve kayınpederine ''Ben askere gidiyorum.Bir teneke altınım var.Ölürsem senin ama askerden döndüğümde sorun yok.Ama bir olay olduğunu anladığında altınları şu ağacın altına göm,dönersem oradan alırım.''der.İstediği gibi olur ve askerden sağ salim döner ama beklediği gibi olmaz.Çünkü kayınpederi,karısı ve kızı o dönem çok yaygın olan kolera hastalığından ölür.Bu durumda yapacağı tek şey ağacın altını kazmak ve altınları aramaktır.Öyle yapar ve ne kadar kazıp dursada ağacın altında hiçbir şey bulamaz.Demek ki kayınpederi söylediklerini dikkate almamış ve kendi bildiğinde hareket etmiştir.Hüsnü Efendi bu olayı unutmaz ve önemli bir anı olarak anlatırdı.
Hüsnü Efendi,aynı köyden 1903 doğumlu Hasine Asiye Hanım'la evlenir.Hüsnü Efendi de 1924 yılında mübadele ile Türkiye'ye gelir ve Bahçeköy'e iskan edilir.Geldikleri yerde bıraktıkları malları kadar alamadılarsa da kendilerine verilenden de şikayetci olmaz.Mübadele gereği Bahçeköy'den ayrılan Rumlardan kalan bir ev ve sekiz dönüm tarla verilir kendisine.Ama meydana gelen yangınla yanar kül olur evi bir başka eve geçer.Bugün Bahçeköy'de meydan olarak görünen yer Yazıcı Hüsnü Efendi'nin evinin bulunduğu yerdir.
Hasine Asiye Hanım evin yanmasına çok üzülür.Çünkü ev hem çeşmeye yakın hem de köyün tam merkezindeydi.Ama çok geçmez birkaç yıl sonra yanan evin karşısında bir arsayı 1940 yılında satın alır ve alt katları dükkan olmak üzere iki katlı iki ev yaparlar.Birinde kendisi,diğerinde çocukları oturur.Daha ileri yıllarda beş erkek birleşerek 1972 yılında iki apartman inşa ederek yaşamlarını burada sürdürürler.
1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca Hüsnü Efendi lakapları olan ''YAZICI''yı soyadı olarak alır.
Hüsnü Efendi 1940-1970 yılları arasında Bahçeköy'e gelen misafirleri ağırlar,misafir eder,evi yeterli olmazsa kahvehanesini yatacak yer olarak tahsis ederdi.
Hüsnü Efendi'nin yaptığı işler arasında çiftcilik ve hayvancılık da vardı.Çiftçi olarak yetiştirdiği ürünleri Büyükdere-Tarabya-Yeniköy gibi yerleşim bölgelerine götürüp satardı.Hayvancılığını da devam ettirdiği için hayli tanıdığı,eşi-dostu ve arayanı vardı.
Hüsnü Efendi'nin kısa süreli bir de Edirne olayı oldu.Bu serhat şehrinde fazla kalamaz ve tekrar Bahçeköy'e döner.
Hüsnü Efendi beş erkek bir kız olmak üzere altı çocuk sahibi olur.Eşini 1968 yılında kaybeder,kendisi de 1972 yılında rahmetine kavuşur.Anlattığına göre memleketindeki yaşamı varlıklı olduğu ve güzel geçtiğidir.
Beşi erkek biri kız altı çocuğu günün koşullarına göre varlıklı olarak iyi bir yaşam sürdüler.Çocukları;ormancılık,bakkalık,kasaplık,yemcilik,kahvecilik,hayvancılık ve bahçecilik işleri ile uğraştılar.Kız çocuğu Necibe Bahçeköy'de evlilik yaptı.Erkek çocuklarından,Süleyman Yazıcı 1950'li yıllarda Orman işletmesinde ihalelere girerek ağaç alıp,satışını yapardı.Mehmet Yazıcı odunculuk ve nakliye;Ali Yazıcı kahvecilik,berberlik ve kasaplık;Hasan Yazıcı odunculuk ve bakkalcılık;Mustafa Yazıcı ise üniversite okuyordu.
Mübadele ile gelen ailenin çocukları ve torunları hayatlarından memnundur.Yaşanmış hikayeyi 1972 yılına kadar yazdım.Genelde anlatılan öyküler acı ve ızdırap dolu!Büyüklerimden ne duyduysam onu yazdım.Devamlı Allah'a şükreden ve huzurlu olduklarını belirttiklerinden bende yaşım gereği tanık olduklarımı yazdım.
Torun Hüsnü Yazıcı olarak yaşanmış önemli bir olayı yazdığım için mutluyum.




Fethedilen bütün arazilerin nüfusu, arazinin durumu ve benzeri hususlar, tescil gayesi ile resmî görevliler tarafından muntazam bir şekilde resmî muhafaza altına alınan defterlere kaydedilir. Arazînin bu şekilde yazım işlemine tahrir denilir. Tahrir işlerini iki resmi görevli yürütür: Defter Emini ve Vilâyet Kâtibi. Defter eminine muharrir-i memâlik, muharrir veya il yazıcı da denir. Bunlar görevli oldukları bölgelere giderler, Tahrir neticelerini iki ayrı defterde toplarlar: Birincisi, Mufassal defterlerdir. İlgili bulunduğu bölgenin köyleri, mezraları, meraları, ormanları, kışlakları ve diğer araziler ile bunların kime ait olduğu, arazisi tahrir edilen yerlerin re’âyâsı, gelir çeşitleri ve ödeyecekleri vergiler kaydedilen defterlere mufassal defter adı verilir. İkincisi, icmal defterleridir ki, bunlarda sadece arazilerin has, tımar ve ze’âmet olduğu ve bunların sahipleri kaydedilir. Özellikle mufassal defterlerde ahalinin fertlerine ait bütün vasıflar da zikredilir. Topraklı topraksız, evli ve bekar, ihtiyar, sakat, san’at sahibi vesaire benzeri kayıtlar deftere geçirilir.


Devlet merkezinde arşivleme adına bu işlemler yapılırken, taşrada da beylerbeyi ve kadıların bağlı oldukları arşivcilik talimatları vardı. Belgelerin saklanması ve korunması yönündeki arşivcilik anlayışı, taşrada da geçerli idi. Taşrada bulunan görevlilerin karar ve işlemlerini defterlere kaydetmeleri ve bu defterleri muhafaza etmeleri gerekiyordu. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman devrinde Rumeli beylerbeyi Mehmed Paşa’ya gönderilen 943/1536 tarihli femanda “ bu hükm-i şerifim sûretini defterde kayd eyleyüb, kendüsün dahi ayniyle defter sanduklarında hıfz edüb dâimâ mazmûn-ı şerîf ile amel eyleyesin”. İfadesi ile defter sandıklarından bahsedilmiştir. Bu defterlerin saklandığı beylerbeyi arşivlerinden, Osmanlı arşivlerine vesika intikal etmemiştir. Ancak bazı eski eyalet merkezlerinde hâlâ Osmanlı dönemi vesikalarına rastlanmaktadır. Tabii ki bunların büyük bir kısmı tahrip olmuş, kaybolmuş, çalınmış ya da yangınlar sebebi ile yok olmuşlardır.