2 Ocak 2009 Cuma

12---ARŞİV-arçar-arcarhiv

















Arşiv-arçar-archive-yazıcı

osmanlı döneminde taşralarda arşiv talimatı

Devlet merkezinde arşivleme adına bu işlemler yapılırken, taşrada da beylerbeyi ve kadıların bağlı oldukları arşivcilik talimatları vardı.

 Belgelerin saklanması ve korunması yönündeki arşivcilik anlayışı, taşrada da geçerli idi

. Taşrada bulunan görevlilerin karar ve işlemlerini defterlere kaydetmeleri ve bu defterleri muhafaza etmeleri gerekiyordu.

 Nitekim Kanuni Sultan Süleyman devrinde Rumeli beylerbeyi Mehmed Paşa’ya gönderilen 943/1536 tarihli femanda “ bu hükm-i şerifim sûretini defterde kayd eyleyüb, kendüsün dahi ayniyle defter sanduklarında hıfz edüb dâimâ mazmûn-ı şerîf ile amel eyleyesin”. İfadesi ile defter sandıklarından bahsedilmiştir.

 Bu defterlerin saklandığı beylerbeyi arşivlerinden, Osmanlı arşivlerine vesika intikal etmemiştir

. Ancak bazı eski eyalet merkezlerinde hâlâ Osmanlı dönemi vesikalarına rastlanmaktadır.



Türk-İslam devletlerinde öteden beri yazılı ve yazısız kağıda hürmet fevkalade idi.
 Bilhassa kul hakkı geçmesi tehlikesi sebebiyle devlet evrakının muhafazasına daha çok ehemmiyet verilirdi.
 En büyük Türk-İslam devletlerinden biri olan Osmanlılar da aynı ananenin devamı olarak devlet evrakını en müstesna yerlerde muhafaza etmişlerdir

Tasradaki idareci ve kadılara, kararları
defterlere kaydetmeleri ve bu defterleri iyi bir sekilde muhafaza etmeleri emredilmistir.
. Ortadoğu ve Balkanlarda asırlarca hüküm süren Osmanlı İmparatorluğunda devletin ilk devirlerinden başlayarak, resmi evraklar, ehemmiyet derecesine bakılmaksızın kese, torba ve sandıklarda belli usul ve düzenlere göre büyük bir titizlikle saklanmıştır
. “Maliye defterleri hazinesi” ile “Defterhane hazinesi” devletin önemli hazinelerindendi
. Çok değerli kayıtlar ve belgeler bu hazinelerde saklanırdı
. Osmanlı Devletinde, devlet dairelerindeki evrakların düzenli muhafaza edilmesi, hakkında çeşitli direktiflerin verilmesi bu vesikaların muhafazasındaki ehemmiyeti göstermektedir.

belgelerin, önemli olup olmadıklarına bile fazla dikkat edilmeden, sandık ve torbalar içinde
titizlikle saklandığı bilinmektedir.

sehrin ticart tasra arsivciliğinin esasını ser‘iyye sicilleri
olusturmustur.  
sicili ve noterlik arsivi demektir Bu defterlere nelerin kaydedildiğine genel olarak
bakılacak olursa:
a- Her çesit dava zabıtlarıyla mukavele, sened, satıs, vakfiye, vekâlet, kefâlet, vesâyet,
borçlanma, tereke ve taksim vs. gibi fıkıh ilminin baslıca konularını teskil eden ser‘î
muamelelere dair resmî kayıtlar, narhlar ile esnaf teftisine ait notlar

 1785’te Birinci Abdülhamid Hanın Reis-ül-küttab’a gönderdiği emirde, evrak ve defterlerin muhafazasına dikkat edilmesi istenilmektedir
. Osmanlı arşivleri, Türkiye için olduğu gibi, dünya milletleri için de en sağlam ve geniş olanıdır
. Üç kıtaya yayılıp, çeşitli dil, din ve ırktaki insanları asırlarca idare eden Osmanlılar, arşivlerinde bu milletlere ait bilgileri titizlikle kağıt üzerine geçirip saklamışlardır

Arşiv kelimesinin kökü, eski Yunanca arkheion kelimesinin Latinceye geçmiş hali olan archivumdur. Mana itibariyle arşiv; resmi dairelerin, çeşitli müesseselerin veya kişilerin işlerini yürütürken, muamelesi tamamlanmış ve muhafazası icab eden vesikaların düzenli bir şekilde, belirli kaidelere göre bir araya getirilerek saklandığı yerdir. Arşivler, vesikaların çıktığı yerler olan devletin, şehrin veya müessesenin, ailenin hizmetinde oluşuna göre devlet arşivi, şehir arşivi, özel arşiv, aile arşivi gibi isimler alırlar

arşivtanımı itibari ile çok muhtelif manalara gelmektedir.Bu tanım kişiden kişiye,kurumdan kuruma,tanımlanması gereken koşullara uygun olarak çeşitli tanımlar olabilir.Arşiv,İngilizce archives,Fransızca archives,Almanca archiv ve başka muhtelif dillerde de çeşitli yazılış farkları dışında ortak olan bu terim, belli bir kuruma mal olmuş 
ARÇAR latince sandık
arçari latince nakit

 TAHRİR (Yazû=Yazım: İstatistik), şu yanları arar: Her "Kariyye" nin (köy'ün) "Nüfus"u (kaç baş insanı), "Hâne"si (kaç evi), "Öşür hasılatı"(ondalık geliri) ve ilh. nedir? Her Kazâ'nın ortak veya başlıbaşına kullanılan Orman'ları, Otlak'ları, ve ilh. hangileridir? Bütün bu şeyler, ayrı ayrı ve dikkatle dosdoğruca "Defter"e geçirilir. 




Yazu (Tahrir) Nasıl Yapılır?

         Bir yerin Fetih'i üzerine yapılan işlemin klâsik özeti şudur :
         "Devletin son derece güvenini kazanmış bir kimse tâyin" edilir. Bir de "Emin" seçilir. Bunlarla kurulan "Heyet" bütün Bölgenin varını yazar. Köylere dek: "Bütün vergi mükelleflerinin adı, mükellefiyet cinsine göre, kaydedilirdi: topraklı, topraksız, evli, bekâr ve ilh.. Ayrıca sanat sahibi, dul, sakat, pek ihtiyar, imam, müezzin, papas ve ilh.. ve her köyün her cins üründen: ne kadar yetiştirdiği, meyva ağaçları, arı kovanları dahil olmak üzere kaydolunur ve nihayet yıllık vergi hâsılı, akça cinsinden olmak üzere tespit olunurdu. Bâzan, -daha ziyade ilk zamanlarda,- akça cinsi yerine ürün mikdarı yazılırdı. Bu arada mer'a, otlak, yaylak, kışlak, orman, akar su ve sairenin de mülkiyeti dikkatle takip edilirdi. İdarî taksimat tespit edilirdi. Sonra Havâss'ı Hümâyun; yâni Devlet Hazinesine, Hâs, Timar, Zeamet sahiplerine, vakıflara, Şahıslara ait toprak tespit olunur ve bu suretle yazılırdı.
         "Bu tahrirler sonunda Tahrir Defterleri meydana gelmiştir. İki yazıcı müsveddelerini bir araya getirerek Mufassal denilen bu defterleri tertip edip Nişancı'ya sunardı. Bunlar 2 nüsha olur. Bir de esas bu olmak üzere, yalnız idarî Teşkilâta göre Liva, Kaza, Nahiye, Köy isimlerini Hâsıl mikdarları ve mevcut Timarları kadro halinde gösteren İcmâl Defterleri meydana getirildi. Mufassal Defterlerin başında, ayrıca ait olduğu Eyaletin Kanunnâmesi yazılı bulunurdu.
         "Bu Kanunnâme, Devletin o bölgede Câri, Malî, İdârî ve Hukukî teamüllerini ihtiva, vergilerin ne nispette tahsil olunacağını, hangi suça hangi cezanın verileceğini, vatandaşlar arasındaki her türlü hukuki münasebetlerde nasıl tanzim olunacağını izah ederdi. Tahrir'ler tekrarlandıkça yeni Defterler hasıl olur, eskileri Atîkî diye anılırdı. Bir Tahrir daha yapılırsa, Atîkler Köhne, eskiler Atîk olurdu. Yeni Defterlere ise Cedid denirdi. Bugün elimizde Murat II devrinden kalma Tahrir defterleri vardır. Lâkin bunlar ilk Defterler olmayıp, Tahrir'in daha evvelki tarihlerde yapıldığı muhakkaktır. Fâtih devrinde ise geniş bir Tahrir yapılmış olup, onun giriştiği toprak reformu bunlardan anlaşılmaktadır. Bu şekilde mükemmel arazî Tahrir'leri, yalnız Osmanlı Türklerine nasip olmuştur." (Mufassal Osmanlı Tarihi, İskit Yay., 1957, s. 374-375)








TIMAR SİSTEMİ


TIMAR BEYİ

Osmanlı devlet'inde sipahi askerleri tımar beyine bağlı, beyler aynı zamanda tahrir görevide yaptıklarından yazıcı denirdi

GÖREVLERİ

1)-Köylünün güvenliğini sağlamak,
2)-Köylünün tohum,gübre vb. ihtiyaçlarını temin etmek,
3)-Köylünün vergisini en kolay sekilde ödemesini sağlamak

TIMAR NEDİR

Tımar Osmanlı İmparatorluğu'nda kamu arazisi (mirî) dahilinde, yönetimi sipahiye bırakılmış olan verimli topraklara verilen ad.

TAHRİR

Tahrir Osmanlı Devletinde toprağın mülkiyet ve tasarruf hukukunun, reayanın yükümlülüklerinin ve vergi cins ve miktarlarının belli usul ve kaidelere göre tesbit ve kaydedilmesi.
eşküncü tımarların sahipleri savaş zamanlarında cebüleriyle birlikte savaşa katılırlardı
bunun dışında müstahfız tımarı hizmet tımarı mensuat tımarı vb. tımarlarda bulunmaktır
bu tımar sahipleri de çeşitli görevler yapmakla yükümlüydüler
bu tımar sahiplerinden bazıları
KÖY YOLLARININ KÖPRÜLERİN YAPILIŞINI KONTROL EDERLER VE BU SURETLE ZİRAATİN VE SERVETİN ARTMASINA ÇALIŞIRLARDI AYNI ZAMANDA ÖŞÜR HARAÇ RESİM GİBİ ÇEŞİTLİ ADLARLA
kanunla tespit edilen miktarlar üzerinden VERGİLERİ tahsil ederlerdi tahsil olunacak gelirler MAHALLİ İHTİYAÇLARA sarf olundukyan sonra geri kalan safi hasılat hazineye gönderilirdi osmanlı imparotorluğunda tımar sahipleri tahsil edecekleri vergi türleri açısından ikiye ayrılmıştı SERBEST OLMAYAN TIMARLAR BUNLARIN TAHSİL ETTİKLERİ VERGİLER ÖŞÜR VE HARAÇTAN İBARETTİ
araziyi eken biçen halka REAYA denilirdi tımarlı sipahiler anadolu ve rumeli diye ikiye ayrılmışlardır
TIMARLI SİPAHİLER MÜSLÜMAN TÜRKLERDEN OLUŞURDU.

OSMANLIDA  TAHRİR -İCMAL-MUFASSAL- defterlerin anlamı
Tahrir Defterleri
 Osmanlıların tahrir defterlerinde kullandıkları sayım ölçütü dil değil, dindir. Diğer bir ifadeyle, tahrir defterlerinde bir yerleşim biriminin ahalisi, dilleri itiba...rıyla değil, dinleri itibarıyla gruplandırılmaktadır.
Bu nedenle, tahrir defterlerinden hareketle bir Müslüman, bir Hristiyandan kolayca ayrılabilir.
Ancak, söz konusu olan bu Müslümanın bir Türk mü, bir Boşnak mı, bir Arnavut mu olduğu doğrudan bilinemez.
İcmal tahrir defterleri
sadece bir köydeki Müslüman ve Müslüman olmayan hane sayıları verilmektedir.
Belirtilen Müslüman hanelerden hangisinin mühtedi, hangisinin eski müslüman bir hane olduğu bilinemez.
Mufassal tahrir defterleri
kimin mühtedi, kimin eski Müslüman olduğunu belirtmemektedir. Ancak bu tür defterler, mühtedileri tespit etmeye imkân verecek kayıtlar içermektedir.
Zira bu tür defterler, kayıtlı kişinin babasının ismini de not etmektedir

Osmanlı Devleti’nde yönetilenler dini yönden; Müslümanlar ve Gayrimüslimler olmak üzere iki gruba ayrılmıştır.

Müslümanlar: Türkler, Araplar, Acemler, Boşnaklar ve Arnavutlar Müslüman toplumu oluşturuyordu. Müslümanlar yönetici olurlar, askerlik yaparlar ve vergi öderlerdi. Osmanlı Devleti’nde yönetici olmak için ilk şart Müslüman olmaktı. Müslümanlar çoğunlukla tarım ve zanaatla uğraşmışlardır.
Gayrimüslimler: Gayrimüslimler, Hıristiyan ve Musevilerdi. Geniş inanç özgürlüğüne sahip olan bu gayrimüslimler, tarım ve ticaret faaliyetleri ile uğraşırlardı. Askerlik yapmayan bu gayrimüslimler “cizye ve haraç” adı ile devlete iki vergi vermişlerdir (Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Bulgarlar, Romenler Hıristiyan toplumu, Yahudilerde Musevi toplumu oluşturmuşlardır).
TIMARLI SİPAHİNİN KÖYLÜYE KARSI GÖREVLERİ NELERDİR ?
1)-Köylünün güvenliğini sağlamak,
2)-Köylünün tohum,gübre vb. ihtiyaçlarını temin etmek,
3)-Köylünün vergisini en kolay sekilde ödemesini sağlamak
Tarım
Osmanlı ekonomisinin en önemli kolu tarımdır. Osmanlı toplumu genelde bir köylü toplumuydu. Tarım politikasını belirleyen en önemli uygulama, tımar sistemiydi. Bu sistemde toprağın mülkiyeti devlete, işleme hakkı köylüye, vergisi sipahiye aitti. Köylü, toprağı sürekli işleme, miras bırakma hakkını devam etti rebilmek için bazı yükümlülükleri yerine getirmek zorundaydı:
1. Sebepsiz olarak toprağını terk edemezdi.
2. Toprağını sebepsiz olarak üç yıl üst üste boş bırakamazdı. Eğer bırakırsa, toprak kendisinden alınırdı.
3. Öşür ve diğer vergileri sipahiye ödemek zorundaydı.
Bu yükümlülüklere karşı devlet de halkın güvenliğini korumak ve düzeni sağlamakla görevliydi. Vergiyi toplamakla görevli olan sipahinin de reayaya karşı yükümlülükleri vardı:
1. Köylünün güvenliğini sağlamak,
2. Üretim araçlarını temin etmek,
3. Tohum ve gübre ihtiyaçlarının karşılanmasında köylüye yardımcı olmak,
4. Köylünün vergisini en kolay şekilde ödemesini sağlamaktı.

OSMANLI TOPLUMU
Toplum Yapısı
Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok dinli bir yapıya sahipti. Ancak Türkler, devletin kurucusu olarak esas unsuru meydana getiriyordu. Fakat yine de bütün Müslümanlar hakim unsur durumundaydılar.
Osmanlı Devleti’nde toplum, yönetenler (asken) ve yönetilenler (reaya) olarak ikiye ayrılıyordu
taşra teşkilatı değişikliği
1864 yılında Vilayet Nizamnamesi ile taşra yönetim birimleri vilayet, liva (sancak), kaza, köy şeklinde birimlere ayrıldı. 1871’de köy ile kaza arasında nahiyeler oluşturuldu. Sancaklarda mutasarrıflar, kazalarda kaymakamlar yönetici oldular. Nahiyelerin başına seçimle belirlenen nahiye müdürleri getirilmesi kararlaştırıldı.
b. Kazai - idari Teşkilat:
Sancaklar "kaza" denilen idari birimlere ayrılmıştı. Kazaların başında yönetici olarak kadı bulunurdu. Kadı her türlü idari işlemi yargı denetiminde tutuyordu, kadılar
- Merkezden gönderilen emirlerin halka ulaşmasını sağlarlardı.
- Mahkemeye intikal eden davaları sonuçlandırırlar, nikah, şirket kurulması gibi işlemleri onaylarlardı ,Y Reayanın istek ve şikayetlerini Divana ulaştırırlardı,
- Her türlü belgeyi onaylarlardı (noterlik).
- Vergilerin adaletli bir şekilde toplanmasını, toplanan vergilerin merkeze gönderilmesini sağlarlardı.
c. Diğer Görevliler: Taşra teşkilatında beylerbeyi, sancakbeyi ve kadılar dışında, bunlara bağlı olarak görev yapan Muhtesip. Kapan Emini. Beytülmal Emini, Gümrük ve Bac Emini gibi görevliler vardı. Bu görevliler, hazineden ücret almazlardı. Reayaya gördükleri hizmetler karşılığında, kanunlarda belirtilen vergi, resim ve harçları alıyorlardı.
toprağın tasarruf hukuku - taşınmazın malın üzerindeki kişinin tasarruf yetkisini kısıtlayan
toprağın mülkiyeti- osmanlı devletin elindedir
reaya osmanlıda topraklarda çiftçilik yapan yerli halktan göçebelerden yönetici sınıftan çiftçilik yapmak zorunda kalanlardan oluşurdu
köylü kendine ayrılan toprağı işler sipahi ve merkeze belirli vergiler ( öşür ve aşar) öderdi






RUMELİ’DE  EVLAD-I FATİHAN  

Hem Anadolu, hem Rumeli “askere eşme” bakımından sağkol, ortakol ve solkol olmak üzere üçer bölgeye ayrılmışlardı. Her kolun başında, devletin tayin ettiği bir kolağası veya alay beyi bulunurdu. Sefer zamanı, her kolun alaybeyi veya kolağası sorumlu oldukları kolda bulunan bütün kayıtlı timarlarda ki “eşkinci”leri sefere “eşerlerdi”.(Askere çağırırlardı.) Bunları sefer için toplayana serasker de denirdi. Bunlar özel olarak “asker sürücülüğü” ile görevlendirilirlerdi.
Sefer emredildiğinde, alaybeyleri, daha önce kayıt ettikleri timarlardaki askerleri belirli yerlerde toplarlar, yoklama yaparlar, talim yaptırdıktan sonra “sefer “ için ordu merkezlerine gönderirlerdi.
Sefer görevine, ayni şekilde “Evlâd-ı Fatihan Ocakları” da iştirak ederlerdi. Bunlar Rumeli “Yörükânı” idiler. Bu ocaklar, her biri yüz kişiden meydana gelen “bayrak”lar teşkil ederek sefere katılırlardı. Sefer hizmeti bittiğinde; “Bayraklar sarılsın.! “ emri verilir, bir meydanda toplanan bütün bayrak bölükleri, bir merasimle, bayrakları sararlar, burada onlara ayrıca “memhurları”(ulufeleri) verilir, ve yeni bir sefere çağırılıncaya kadar beklemek üzere, geldikleri yerlere geri gönderirlerdi.
 Evlad-ı Fatihan, Rumeli’ni fetheden gazilerin soyundan geldikleri için, bunlar soy olarak asker sayılır, dedelerinden kendilerine geçen mülkleri bulunurdu. Sefere iştirak edenlere, dirlikler ve belli miktarda maaşlar da verilirdi. Sefere iştirak etmek, hem şeref, hem de bir maişet kapısıydı. Evlad-ı Fatihan, bazı vergilerden muaf tutulurlardı.
“Türk Uşakları”, Fetihler Dönemi kapandıktan sonra, herhangi bir şekilde Rumeli’ye geçirilip, iskâna tabi tutulmuş, Türk halkıydı. Anadolu’da isyan eden, veya uzun süren, sık sık, yaşanan kuraklık, kızıl çekirge veya su baskını gibi âfetler sonunda bulundukları bölgeleri terk etmek zorunda kalan, bazı Türk grupların, Rumeli’ye geçirilmesi ve devletin uygun gördüğü yerlere iskân edilmesi ile burada yerleşmiş Türklerdi. Bunlar da, asker sayılır, belli zamanlarda, eğitime alınırlar, hudut boylarındaki, derbendlerdeki, kale ve palangalara, Akdeniz Adaları’ndaki kalelere ve şehirlere muhafız asker olarak gönderilirlerdi. 
   “Türk Uşakları” da, “Yörükan” gibi normal askerlik görevleri dışında, sefere “eşildiklerinde”(çağırıldıklarında), “bayrak”lar halinde seferlere iştirak ederlerdi.
Çeşitli sebeplerle birçok Türkmen Oymağı ve Osmanlı Devleti topraklarına katılan Anadolu Beylikleri’nin başındaki beylik ailesi ve asilleri , genellikle Karesi toprakları üzerinden Rumeli’ne geçirildi.
Yörükleri askeri eleman olarak gören devlet Rumeli’nde yaşayan Yörükleri de hukuki düzenlemeye tâbi tuttu. Bunlara; 1690 dan itibaren “Evlâd-ı Fatihân” diye, şerefli bir isim de verilmişti.  Evlâd-ı Fâtihân; “fîsebilillâh gâza ve cihad niyetiyle Anadolu’dan Rumeli Yakasına geçip din-i mübin uğruna hizmette bulunurlardı”  
Harp zamanlarında bunlardan, taşımacılık ve top çekme gibi  geri hizmette askerî sınıf olarak istifade edildiği gibi , diğer zamanlarda da kale muhafızlığı , tersaneye kereste getirme gibi donanma hizmeti, madenlerde çalışma, top yuvarlağı dökümü , çeltikte çalışma , donanmada askerlik, kale  ve suyolu tamiratı , köprü yapımı gibi hizmetlerde istihdam edilirlerdi. “Tüfekendaz yiğitler” olan Rumeli Yörükânı askerleri; Avusturya , Gürcistan , Ejderhan  gibi ülkelere ve Kıbrıs , Eğriboz  gibi Devletin farklı yerlerinde seferlere iştirak ederlerdi.
Bunlar sefere giderken, yamaklar onlara ellişer akçe bedel verirlerdi. Yörüklerden bu hizmetleri için otuzar kişilik “Ocaklar”la timarlar teşkil edilmişti. Bu otuzar kişiden beşi “Eşkinci” adıyla silahlı savaşçı, diğer yirmi beş kişi de “Yamak” olarak isimlendirilmişti. Eşkinciler sefere dolayı avarız, nezil, celebkeşân, tekalif-i örfiye ve şakka’dan muaf tutuldular.  Verdikleri bedelden dolayı da bunlara “Elliciyan” denirdi. 
Rumeli Yörükânı, deftere kayıtlı olur , başlarında sorumlu olarak “çeribaşı”lar  bulunurdu.
Her Yörük grubu için bulunduğu yerin özelliğine göre ayrı ayrı kanunnameler hazırlanmıştır. Yörükler Rumeli Eyaleti içinde “Sancak “ statüsünde bulunuyorlardı. Her bölgede bir Yörük Beyi veya “Mir-i Yörügân” denilen bir amirin yönetimindeydiler. Bunlar da “Yörük Sancağı Beyi”nin emri altında bulunurlardı. Rumeli Yörükleri için her bölgeye o bölgeye uygun kanunnameler hazırlanmıştı.

Avusturya ile uzun süren harpler ile büyük insan ve gelir kayıplarına uğrayan devlet 1691 tarihinde Anadolu’daki Türkmen Cemaatleri’ni iskâna teşebbüs ettiği gibi Rumeli Yörükleri’ni de “EVLAD-I FATİHAN” adı altında silâhlı bir güç olarak yeniden teşkilâtlandırdı.  
“Evlad-ı Fatihan” olarak isimlendirilen Rumeli Yörükleri 1827-28 yılından itibaren  yeni bir nizamla yeniden ordunun yanında silahlı bir unsur olarak “Asaker-i Mansur misüllü talim” görerek görev aldılar. 

ÇERİBAŞI

Osmanlı Devleti’nde müsellemlerin, timarlı sipahilerin, çingene, yörük, tatar, evlâd-ı fâtihân, voynuk ve akıncı gibi eyalet askeri statüsündeki kuruluşların zâbitlerinden birisine verilen ad.

XV. yüzyıl kaynaklarında başbuğ, serdar, serasker, sipehsâlâr, sipehbed, sipehdâr, serheng ve çeribeyi olarak da geçen bu tabir çerbaşı şeklinde Memlükler’de, çerici, çericiyân olarak da Dulkadıroğulları’nda kullanılmıştır; Osmanlılar’a da bunlardan geçmiş olmalıdır (Barkan, Kanunlar, s. 124). Daha küçük rütbeli zâbitlere “çeri sürücüsü” denirdi. Bunun başlıca görevi, emrindeki askerleri bir yerden başka bir yere götürmekti. Timar* tasarruf eden çeri sürücüleri yükselerek çeribaşı olabilirlerdi.

Müsellem Çeribaşısı. Osmanlı Devleti’nin ilk teşkilâtlı askerî birlikleri, Orhan Bey zamanında kurulan yaya ve müsellem*lerdir. Çeribaşının yayalardaki muadil zâbiti yayabaşıdır. Orhan Bey zamanında ilk askerî teşkilât kurulurken her nahiyenin timarları bir çeribaşının idaresine verilmiş, çeribaşılar da sancak beyine bağlanmıştır. Müsellem sancaklarında bir araya toplanması uygun olan nahiyeler gruplandırılarak bir çeribaşının idaresine verilebilirdi (BA, TD, nr. 247, s. 139, 230). Çeribaşı tayini beylerbeyi beratıyla yapılırdı. Bu makam bazan aile fertleri arasında el değiştirebilirdi. Çok defa timarının bulunduğu yerde ikamet eden çeribaşı bazan uzak bir yerde de oturabilirdi. Meselâ Sultanönü sancağının çeribaşısı Eskişehir’de otururdu. Yetki ve sorumluluğu yayabaşılardan daha geniş olan müsellem çeribaşılarının yardımcıları da olurdu (BA, TD, nr. 112, s. 70, 72). Bu yardımcılar hizmetleri karşılığında çeribaşının gelirinden pay alırlardı. XVI. yüzyıl sonlarında piyadelerle birlikte müsellem teşkilâtı da kaldırılırken müsellemlerin reâyâ* yazılmaları çeribaşıları huzurunda yapılmıştır.

Sipahi Çeribaşısı. Osmanlı kuvvetlerinin asıl kalabalık kısmını oluşturan timarlı sipahilerin en büyük kumandanı beylerbeyidir. Onun altında sancak beyi, alay beyi ve çeribaşılar vardı. Çeribaşılar sancağın bir nahiyelik bölgesinin âmiridirler. Cebelü denilen atlı askerlerle doğrudan münasebet halinde olan sipahi çeribaşılarının başlıca görevi hazarda bulunduğu yerin güvenliğini sağlamak, sefer zamanında gerekli askerleri çıkarmak ve bunları emrindeki çeri sürücüleri vasıtasıyla istenilen yere göndermek, savaştan sonra da gerekli muafiyetleri tahsil etmekti. Hazar zamanında sancak beylerinin emrinde sayılmayan ve nisbeten bağımsız olan çeribaşılara pek müdahale edilmezdi. Meselâ sancak beyinin bölgesinde bir suç işlense suçluyu çeribaşı yakalardı. Hafif suçların cezasını çeribaşı verir, ancak katil vb. ağır suçların cezalarına sancak beyi karışırdı. Bununla birlikte her türlü ceza yalnız kadı tarafından takdir edilebilirdi (Barkan, Kanunlar, s. 265-268). Çeribaşılar çok defa timar, bazan da zeâmet* tasarruf ederler ve topraklarının bulunduğu yerde otururlardı (Ayn Ali, s. 70). Sancak beyi, alay beyi, subaşı ve çeri sürücüsü gibi serbest timar tasarruf eden çeribaşılar bölgeleri içindeki arazi sahiplerinden resim*, müsellemlerin koyun resmiyle bâd-ı hevâ*larından hisse alırlardı. Aynı şekilde timarlarında olan haymanaların (göçebe) resimleri de çeribaşılara aitti. Sefer olsun olmasın subaşılar gibi çeribaşıların da yamak*larından belli gelirleri vardı. Çeribaşı timar gelirlerinin bazısından sancak beyleri de pay alırdı. Meselâ cürüm ve arûs resimlerinin yarısı kendilerinin, diğer yarısı ise sancak beylerinindi. 1557’de Harput sancağı çeribaşısı 7200 akçelik timara tasarruf ediyordu. Bu gelir 1566’da 8000 akçeye yükselmiştir.

Çingene Çeribaşısı. XVI. yüzyıl başlarından itibaren Rumeli’deki çingeneler askerî maksatlar için bir statüye bağlanmıştır. Merkezi Kırkkilise olan ve Eskihisâr-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci-ili, İncüğez, Gümülcine, Yanbolu, Pınarhisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu dolaylarını içine alan bir çingene livâsı ihdas edilmiş ve çingeneler daha önce kurulan müsellem teşkilâtına sokulmuşlardır. Tahrir defterlerinde bunların statüleri “Kanûn-ı Seraskerân-ı Livâ-yi Çingene” veya “Kânunnâme-i Kıbtiyân-ı Vilâyet-i Rumeli” (Barkan, Kanunlar, s. 243-244, 249-250) başlıkları altında tesbit edilmiştir. Müsellem teşkilâtındaki çeribaşı bu livâda da mevcuttu. Müsellem ve sipahi çeribaşısı ile aynı hak ve yetkilere sahip olan ve kanunnâmelerde çok defa “seraskerân” olarak geçen çingene livâsı çeribaşıları çingenelerden tayin edilmezdi. Bunların hepsi timarlı sipahi sınıfına mensup beyzade veya sipahizadedir. Timarları livânın çeşitli bölgelerine dağılmış halde olup başlıca görevleri çingene müsellemlerinin sevkini yapmaktı. Gelir kaynakları da hemen hemen aynıydı. Tasarruf ettikleri serbest timar dahilindeki göçebelerden resm-i haymana ile bâd-ı hevâ denilen yâve, kaçkun vb. vergilerden başka cürüm, cinayet ve gerdek resminin yarısı da bunlarındı. 1541 tarihli çingene livâsı kanununa göre çeribaşı timarında olup çiftçilik yapan yörük, müsellem, canbazân ve tatarlar çeribaşıya 12 akçe, reâyâdan sayılan yağcı ve küreci taifeleri ise 22 akçe çift resmi veriyorlardı. III. Murad devrinden itibaren diğer kuruluşlar gibi çingene teşkilâtı da bozulmuş, devlet ricâlinin yolsuzlukları yüzünden sipahi timarları çingene ileri gelenlerine verilmeye başlanmıştır (Selânikî, II, 471). XVII. yüzyılda yaya ve müsellemler gibi çingene müsellemleri de mukataa*ya bağlanmışsa da (Ayn Ali, s. 45) Rumeli çingeneleri durumlarını muhafaza etmişler, çeribaşılık da varlığını korumuştur.

Yörük ve Tatar Çeribaşısı. Yörük defterlerinde seraskerân, yörük kanunnâmelerinde ise çeribaşı olarak geçen bu zâbitlerin başlıca görevi emrindeki yörük müsellemlerini sefere göndermekti. Bunlar sipahi çeribaşıları ile aynı hak ve yetkilere sahipti. Yörük çeribaşıları genellikle yörük taifesinden tayin edilirdi. Fakat maiyetindeki eşkinci ve yamaklar gibi bunlar arasında da dışarıdan gelen, kanunnâmelerdeki ifadesiyle “yörüğe halt olan” ve ihtida edenler bulunabilirdi. Belgelerdeki “veled-i Abdullah” kaydından bu anlaşılmaktadır. Yörük kanunnâmelerinde serasker bile olsalar bunların “cinslerinden çıkamayacakları”, yani eşkinci ve yamaklıktan kurtulamayacakları belirtilmektedir. Bu kayıttan, yörük teşkilâtının zaafa uğramaması için eşkinci ve yamakların seraskerliğe geçmelerinin pek uygun görülmediği, bu vazifeye daha ziyade diğer berat sahiplerinin  dıyla anılırlardı.

Yörük çeribaşılarının sayısı başlangıçta fazla değilken XVI. yüzyıl sonlarından itibaren artmıştır. Meselâ Naldöken yörüklerinin çeribaşı sayısı beş iken bu rakam 1585’te ona, sekiz yıl sonra yirmiye, 1602’de ise kırk ikiye çıkmış, fakat 1609’da on altıya düşmüştür (Gökbilgin, s. 62). Bu durumda çeribaşı bölgeleri de zamana ve ihtiyaca göre bölünüp değiştirilmiştir. Çeribaşı sayısı arttıkça saha küçültülmüş, teşkilât bozuldukça ortadan kalkmıştır. Yörük defterlerinde çeribaşıların ikamet ettiği yerler de kaydedilmiştir. Bu kayıtlardan, çoğunun eşkinci ve yamaklarının oturduğu köylerde kalmakla birlikte içlerinde kasabalarda oturanların da bulunduğu, hatta bazı çeribaşıların sorumlu oldukları bölgeden oldukça uzak yerlerde oturdukları anlaşılmaktadır. Yörük çeribaşılarının emrine verilen yamakların sayısı bölgelerine göre değişirdi. Meselâ 1602’de Silistre ve yöresindeki çeribaşıların 111 yamağı varken Tekfurgölü ve Hırsova’daki çeribaşıların her birinin sadece on sekizer yamağı mevcuttu. Yine aynı tarihte Filibe’de bir çeribaşıya yetmiş dokuz, diğer birine ise yirmi altı yamak yazılmıştır. Bu farklılığın, beratlarında kayıtlı timar geliri miktarlarından kaynaklanmış olduğu söylenebilir. Kanunnâmelerde çeribaşıların maiyetindeki yamakların evli olanlarından her yıl ellişer, bekârlarından yirmi beşer akçe alacağı kaydedilmiştir. Fakat bu ifadeden aynı sayıda yamağa sahip çeribaşıların her zaman aynı miktarda para alacağı anlaşılmamalıdır. Nitekim 1566’da Filibe ve yöresindeki bir çeribaşı 105 yamağından 5000 akçe alırken Niğbolu ve Şumnu bölgesinden diğer bir çeribaşı 1585’te 100 yamaktan 2665 akçe almaktaydı. Eskizağra bölgesinden bir çeribaşı 1543’te doksan bir yamağından 4500, Edirne yöresine ait diğer biri 1585’te aynı sayıdaki yamaktan 2675, Dobruca’daki biri 50 yamaktan 1500, Eskizağra’da aynı tarihte bir başka çeribaşı aynı sayıdaki yamaktan 2250 akçe alıyordu. Çeribaşılar üzerlerine gelir kaydedilen bu resimleri sefere gitsin gitmesin her yıl tahsil ederlerdi. Ancak XVII. yüzyıl sonlarından itibaren bu usulün değiştiği anlaşılmaktadır. Nitekim 1609’da çeribaşılar toplanan meblağdan sefere gittikleri zaman dörder bin, gitmedikleri vakit ikişer bin akçe almışlardır. Bu usulün sadece o sırada mı uygulandığı ve daha sonra da devam edip etmediği belli değildir.

Tanrıdağı (Karagöz) yörüklerinin de çeribaşı sayısı gittikçe artmış, buna bağlı olarak çeribaşılık bölgeleri de çoğalmıştır. Meselâ 1543’te altı bölgede on çeribaşı vardı. En fazla yamağı olan çeribaşı Gümülcine’de idi ve bu çeribaşı tek başına bölgeden sorumluydu; 155 yamağından yılda 7020 akçe geliri vardı. Otuz yamağıyla en az yamağa sahip çeribaşının geliri ise 150 akçeydi. XVI. yüzyıl sonlarında on beş bölgeye ayrılan ve 16.855 kişiden ibaret olan Karagöz yörüklerinin çeribaşı adedi kırk yedi idi. Gümülcine, Yenice-i Karasu ve Varna gibi yörüklerin yoğun olarak bulunduğu yerlerin her birinde üçer dörder çeribaşı bulunurken yörüklerin seyrek olduğu yerlerde bu sayı azalmıştır. Tanrıdağı yörük çeribaşılarının yamaklarından aldığı yıllık vergi gelirleri de Naldöken yörüklerininkiler gibi farklıdır. Fakat XVII. yüzyılda mevcut ne olursa olsun burada da gelirin 4000 akçe ile sabitleştiği görülmektedir. Bundan da artık nöbetli eşkincilerin herhangi bir hizmete gönderilmesine değil, öncekinin iki misli olmak ve eşkincilerden de alınmak üzere her ocaktan 4000 akçe tahsiline önem verildiği anlaşılmaktadır. Bu uygulama da yörük teşkilâtının bozulduğunu ve ıslaha ihtiyacı olduğunu göstermektedir.

Rumeli yörüklerinin en fazla bulundukları yer Selânik ve çevresidir. Bu bölge yörüklerinin çeribaşı sayısı dokuz yerde on üç tanedir. İlk iki yörük taifesine göre bu fazlalığın sebebi ocak adedinin çokluğundandır (Gökbilgin, s. 78). Oldukça seyrek şekilde Üsküp ve İştip arasına dağılmış olarak yaşayan Ofcabolu yörüklerinin seksen sekiz ocağına bir çeribaşı tayin edilmiştir. Hatta birbirinden uzak ve yörüklerin tek tük olarak bulunduğu dokuz ocak için çeribaşı tahsisine lüzum bile görülmemiştir. Aynı şekilde sayı bakımından az olan Vize ve Doğu Trakya bölgesindeki yörüklerin çeribaşı adedi ise başlangıçta dörttü. Sonradan bunların da sayısı artmıştır. Rumeli’nin önemli yörük grubunu oluşturan ve Filibe müstesna Karadeniz sahili boyunca 250 kilometrelik bir alanda yerleşen Kocacık tatar ve yörüklerinin de başlangıçta dört çeribaşısı varken bu sayı zamanla on dokuza çıkmıştır.

Müsellem statüsünde olan Anadolu’daki ellici yörükler de ocaklar halinde teşkilâtlanmıştır. Meselâ Manisa yörükleri kırk sekiz ocağa ayrılmıştı. Bunlar da hizmet zamanında çeribaşıları idaresinde sevkedilirlerdi. Yörüklerle yaklaşık aynı statüde olan ve Rumeli’de bulunan tatarlar da çeribaşıların idaresindeydiler. Kocacık tatarları gibi çok defa dahil olduğu yörük grubunun çeribaşısına bağlı olan tatarlardan, daha kalabalık olarak bulundukları Yanbolu taraflarında ayrı çeribaşılar da tayin edilmiştir.

Evlâd-ı Fâtihân Çeribaşısı. XVII. yüzyıl başlarından itibaren teşkilâtları bozulan yörükler ve tatarlar, II. Viyana Kuşatması (1683) ile başlayan ve yıllarca süren Osmanlı-Avusturya-Rusya savaşları sırasında evlâd-ı fâtihân adıyla yeniden tahrir edilmişlerdir. Çeribaşılık yeni statüde de varlığını ve fonksiyonunu korumuştur. Evlâd-ı fâtihân çeribaşılarının başlıca görevi, sorumlu oldukları yerlerde asayişi muhafaza etmek ve vergi tahsili yapmak, sefer vukuunda ise gerekli eşkincileri çıkarıp göndermekti. Bu çeribaşılar da kendi zâbitlerinin arzıyla merkezden tayin edilirlerdi. Ellerine beratlar, tasarruf etmeleri için de uhdelerine zeâmet ve timarlar verilmiştir. Bazı durumlarda birkaç kazanın çeribaşılığı birleştirilebilirdi. Meselâ Manastır, Pirlepe, Vodina ve Florina’daki evlâd-ı fâtihânın çeribaşısı aynı kişiydi. Yeniçeri Ocağı’nın ilgasından sonra benzeri birçok müessese gibi evlâd-ı fâtihân teşkilâtı da değişikliğe uğramış (1828), hazırlanan kanunnâmeye göre zâbitleri, bu arada çeribaşıları maaşa bağlanmış ve her türlü masrafları mukataat hazinesinden karşılanmaya başlanmıştır. 1828 yılı başlarında bütün evlâd-ı fâtihân çeribaşılarının aldığı ücretin toplamı 37.447 kuruştu (BA, Cevdet-Askerî, nr. 115). Görevleri ise kaza veya nahiye müdürlüğüne dönüştürülmüştür. Evlâd-ı fâtihândan düzenlenen dört taburun her birine yine maaşlı çeribaşılar tayin edilmiştir.

Evlâd-ı fâtihân çeribaşılığı, 5 Haziran 1845 tarihinde çıkarılan bir fermanla, bağlı olduğu teşkilâtın ilgasıyla birlikte ortadan kaldırılmıştır (BA, Cevdet-Dahiliye, nr. 10).

Voynuk Çeribaşısı. Başlıca görevleri seferde olan ordunun ve devlet adamlarının atlarına bakmak, Has Ahur ve çayır hizmetlerini yerine getirmek olan gayri müslim ve genellikle Bulgar asıllı voynukların ikinci derecede önemli zâbitinin unvanı da çeribaşıdır. Kanunnâmelerde daha ziyade “voynuk seraskeri” olarak geçen bu görevliler sipahi statüsündeydi ve genellikle müslümanlardan tayin edilirlerdi. Bu tayinler büyük veya küçük mîrâhur ağalar tarafından yapılırdı. Voynuk çeribaşıları voynuk beyine, o da mîrâhur ağalardan birine bağlıydı. Göreve getirilen çeribaşılara voynuklar gibi baştina* değil icmalli timarlar tevcih edilirdi. Bu timarlar arpalık hükmündeydi ve geliri oldukça yüksek olan topraklardı. Meselâ Novoberda voynuklarının çeribaşısının timarı 8950 akçelikti (İnalcık, s. 152). Voynuk çeribaşıları bölgelerindeki voynukları zapturapt altına alır, mevsimi gelince yeterli sayıda sefer veya çayır voynuğunu toparlayıp atlarıyla birlikte İstanbul’a götürür, bunları hassa çayırlarında çalıştırırdı (Uzunçarşılı, TTK Belleten, s. 393). Ayrıca bazı vergileri toplayıp bağlı olduğu mîrâhura teslim ederdi. Voynuk çeribaşılarının bir başka görevi, kendisine bağlı voynuklar arasında suç işleyenleri cezalandırmaktı. Ancak bunlar da sipahi çeribaşıları gibi hafif cezaları verebilirler, ağır suçların cezasını bağlı oldukları sancak beyleri uygulardı. Voynuk seraskerlerinin bir görevi de defterhâneden verilen voynuk tahrir defterlerini saklamak ve işleri bitince yerine teslim etmekti. Görevlerini yapmayan, eksik yapan veya bir başka yolsuzluğu görülen çeribaşılar cezalandırılırdı. Bu cezalar çok defa tasarruf ettikleri dirliğin ellerinden alınması şeklinde olurdu. Voynuk çeribaşılığı, Has Ahur halkından yıllarca hizmet edip emektar olmuş kişilere tevcih edilirdi (BA, MD, nr. 1, s. 5, 41; nr. 78, s. 384). Çeribaşılardan terfi edenler ise dergâh-ı âlî müteferrikası olabilirlerdi.

Voynuk çeribaşısının geliri sadece tasarruf ettiği timara münhasır değildi. Emrindeki voynukların nakdî cerîmelerinin -ki bu 1576 yılında 500 akçeydi- tamamı onlara aitti. Ayrıca kızı evlenen voynuklar çeribaşıya evlenme vergisi verirlerdi; bâd-ı hevâ ve bazı şarap vergileri de onlarındı.

Statü itibariyle voynuk çeribaşısından sonra primkür ve likatör unvanlı hıristiyan zâbitler gelirdi. Voynuk çeribaşılığı bağlı olduğu müessese ile birlikte 1691 yılında lağvedilmişse de iki yıl sonra tekrar kurulmuş, fakat bu tarihten itibaren büyük toprak kayıplarına paralel olarak voynuk teşkilâtı da önemini kaybetmiş, nihayet 1878 yılında tarihe karışmıştır.

Eyalet askeri statüsündeki akıncıların çeribaşılarına ise daha ziyade toyca (taviçe) denirdi. Kıdemli ve fedakâr akıncılardan seçilen akıncı çeribaşılarının başlıca görevi beylerinin emirlerini akıncılara bildirmek ve onları sefere hazırlamaktı